
Gözlerimi açtığımda annemi yanıbaşımda bulmuştum gülümsemesiyle.Gözlerimi açmaya çalışırken odanın duvarlarının aydınlandığını anlayınca yataktan çıkıvermiştim
-Anne demiştim sana bugün yağacak diye..
ve pencereden karın etrafı nasıl örttüğünü seyretmeye başlamıştım.
- Nerden biliyordun bugün yağacağını dedi annem.
- Geçen yıl 2 aralıkta yağmıştı anne, ondan biliyorum.
Öyle sabırsızdım ki dışarı çıkmak için.Okul elbiselerini giyip çıkacaktık nasılsa yarı yolda tatil olduğunun haberini alı p eve geri dönecek ve oyunlarımızı oynayacağız karda.. Herşeyi ezberlemiştim bu güzel yerde..Bütün kışlar aynı kurallar geçerliydi.
Saatlerce , dizleri geçen kar altında kardan adamımızı da ihmal etmezdik.Eve geldiğimde sobanın karşısına geçip ısınırken annem ellerimi ovalıyordu. Birazdan yine dışarı çıacağımı bildiğinden yeni elbiseleri verirdi..çıkardıklarımıda sobada kuruturdu.
Akşam komşularında gelmesiyle ev hareketlenirdi.Televizyon nasılsa çekmeyecek bu havada Dallas'ın J.R ıdan , Küçük ev den, kalimerodan mahrum kalacaktık ama oyunlarımız vardı bizim..Nasıl çabucak geçerdi saatler. Babalar masa başında okey oynar, anneler örgülerini alı p aralarında dedikodu yaparlardı. Kocalarını çekiştirmek olurdu ve masadakilerin kulağına gittiğinde aralarında tatlı atışmalar yaşanırdı..
Gece olduğunda yağan pencereden kardan adama bakardım yağan karla biraz daha büyüyordu.
Elimizle yaptığımız dost.. sonunda güneş açtı.. o yavaşça küçülmeye başladı gün geçtikçe..
- Üzülme hiç erimeyecek dostların olacak. Onlarla oynamalısın şimdi.Arkadaşların ordalar bak.. dedi annem.
Aralarında hiç erimeyecek dostum vardı ve aradan yirmi beş yıl sonra büyük şehirlerde yaşadıklarımızı es geçip konuşuruz o günleri.
Ellerim şimdi daha çok üşüyor bu uzak şehide.Gülümsediğime bakma anne, gerçekleri anlatamam, sevimsiz tatsız şeyler.Ellerimi tutup, ovala ısıtmak için..sonra gülümse her zamanki, gibi..Tek değişmeyen sensin bildiğim..
....
"Sanırım 84-85 yıllarıydı.. TV nin daha açılmadığı saatlerde radyonun başında geçirirdik vaktimizi.Radyoda genç bir sanatçı şarkısını anlatıyordu. Şarkının en vurucu yanı;
"görmeyeli buralara olanlar olmuş, olanlar olmuş" mısrasıydı.. Askerliği sürecince ayrı kalmış ve döndüğünde farklı bir şehirle karşılaşan genç şehri en tepeden gören noktasından baktığında bu sözcükleri sıralar olmuş.. Kalsaydı farkında olabilirmiydi bu kadar değiştiğinin.. ve osıralarda babamın emekli olmasına bir kaç yıl kala bahsedilen bu şehre gitmeyi hayal ediyordum.Kartpostallar geliyordu..Hep yeşilliklerle dolu..Temenyeri, Kültürpark tarafları.. "memleketim kadar güzelmiş ama bu genç şarkıcı neden bu kadar sitem ediyordu bu şehir için".. dedim.. Gelen kartpostallar insanın hayallerini süslüyordu..koca kentler..Bursa İstanbul, izmir...
Sonra birgün geldim bu şehre.. Kartpostallarıın arkasına mutluluk dileyen insanların mutsuz, resimdeki ağaçların yerinde kocaman binalar, aralarından geçen sokakları dolduran güzelliklerini örten çarşaflı kadınlar.. "ben neredeyim?" dedim.. Küçük bir Doğu karadeniz kasabasında gördüğüm o güleç, sevgi dolu insanları, komşulukları,yaşantıları,arkadaşlıkları bulamamıştım.. Bütün güzel olan ne varsa şehrin arkasına saklanmış bulunduğunda yok edilmeye mahkum..Her gün değişen yollar binalar ve hatta insanlar.. "yoksa bendemi farkında olmadan değiştim" demeye başladım..
Kocaman istanbul, onu kıskanan Bursa.. kartpostallarda göründüğü gibi durmuyorlar.Küçük bir kasabanın büyük yüreği olamayacak kadar küçükler benim gözümde artık.."
( deviantart.com da Kimlik adlı kullanıcıya yazılan yorumlardan.. ekim 2008)
Tekin'e..
……
Küçük bir kasabanın gerektirdiği bütün şartları bütün güzellikleriyle yaşayan, küçük bir çocuk içinse fazlasıyla materyalin olduğu, büyümek için son derece elverişli olan yerdi Murgul. İdeal yaşama ortamı. İster apartmanda, istersen yeşillikler arasında bahçeli evin ve istersen de devletin lojmanında fatura derdi olmadan yaşa. En iyi tarafı da bol bol top oynayacağın alanlar. Top seninse eğer takımını kur. Yok, senin değil ve hiç kimseyle aran iyi değil, üstelik te oynamasını da beceremiyorsan, kenarda hüngür hüngür ağlamanın hiçbir faydası yoktu. Okul öncesi günlerde ara sıra top oynamak, ara sıra da oyuncak arabalarımız için yaptığımız, yollar, binalar köprülerden oluşan küçük kum şehirler...benim şehirlerim..benim tasarımlarım…
................
Henüz Leyleklerin beni dünya getirdiğini zannettiğim zamanlardı ya, ilkokul 2 deyken yanımdaki çocuklar dünyaya nasıl gelindiğini anlatıyordu.
- Biliyor musun annemiz babamız şey yapınca biz oluyormuşuz…
- Nasıl?
- Anlarsın işte, Cüneyt Arkın’ın yaptığı gibi hani Fatma Girik’le
- Olmaz öyle şey!
- Sen hala leyleklere mi inanıyon?
- Annem babam öyle şey yapmaz..
Ve sonra günlerden bir gün annem ve babamın odasının kapını çalmadan içeri girmemle bütün her şeyi anlamıştım. Ama odalarının kapısını çalmadan içeri girmeyecektim bazen unuttuysamda!!!
………….
Arkadaşlıklar çoğunlukla mahallede ve okul sıralarında gelişirdi. Bir mahalleden diğer mahalleye taşındığımızda önceki mahalle arkadaşlarımızı pek unutmaz, onları ziyaret ederdik. Ailelerin yakınlığı, birbirini tanıyor olması sayesinde evleri kendi evimizmiş gibi hissetmemizi sağlardı.
Herkes birbirini tanırdı. Bunun en kötü tarafı da babamın notumu öğrenip, eve öyle gelmiş olmasıydı! Babam kahvede hocamla Pişti oynarken öğrenirdi. Hocalarla komşuluk, ailece yakınlık biz öğrenciler için kâbustu.
………………..
Okuldan nefret eden bir çocuk olarak dersi sevdirecek hiçbir neden yoktu. Sadece bayrağın göndere çekilişini büyük coşkuyla söylerdim. Çünkü iki günlük tatile girdiğimiz Cuma akşamları en mutlu günlerimdi. Pazar akşamları ise felaketti. Banyo yapmak, çamaşırları sobanın üzerinde kurutmak gibi telaşa kapılırdık. Yarın Pazartesi sendromu yaşanıyordu. 5 kardeşin okuduğunu düşünürsen eğer, annemin ne zorluklar çektiğini ...Tam yatma sırasında ödevleri yapacağımız olurdu! Tam o sırada da meşhur “Dallas” başlardı siyah-beyaz televizyonumuzda... her hafta. Dizinin kahramanı J.R. Uwing ,- okunuşları itibariyle yazalım – Ceyar, karısı Süelın’ la kavgalıdır, onu aldatmıştır. Kardeşi Babi’den yumruk yemiştir, çünkü ona kazık atmıştır. Kılif’e yine hakaretlerde bulunmuştur “Sen de baban gibi salaksın, bir zavallısın!”....dizi her hafta böyle devam eder durur. Bittiği zaman da tesiri devam ederdi. Misafirler gelip Ceyar’ın ukalalıklarını, zamparalıklarını anlatmaya devam ederdi. Dallas yetmezmiş gibi Şahin Tepesi , Santa Barbara, Küçük Ev , Köle İsaura...insanlarımızın kanına girmişti.
…….
84 yazında elimize bir miktar para geçtiğinde ilk işimiz kitap almak oldu. O yaz boyunca toplam 40 tane kitabımız olmuştu. “Denizler Altında 20.000 Fersah, Araba ile Dünya Turu, Lassie, Mercan Adası, Dünyanın Merkezine Seyahat, Esrarlı Ada, Korkusuz Kaptanlar, Define Adasına Dönüş” gibi heyecanlı öyküler okumayı yeğlerdik. Kendime ait aldığım ilk kitap ise Kemallettin Tuğcu’nun “İhtiyar At” hikâyesiydi – ki diğer romanlarının verdiği sıkıcı ,içler acısı hayat hikâyelerini okumaya tahammül edemediğimden – 22 sene geçmesine rağmen aldığım ilk kitabımı okumadım. O yıllarda Türkiye Çocuk ve Milliyet Çocuk dergileri revaçtaydı. Televizyonun etkisi ile yabancı çizgi filmleri izledikçe de Milliyet Çocuk almaya başladık. Yabancı kaynaklı çizgi romanlar yavaş yavaş okunmaya başlamıştı. Tom Miks, Conan, Örümcek adam, Süperman...gibi kitaplar çok okunur hatta, okulda teneffüs aralarında anlatılırdı. Gır Gır okumaksa ayrı bir zevkti. Yaşıma başıma uygun olmasa da...
…………..
Her şey değişiyordu…. Ve sinemaların kapısına kilit vurulmuştu. Ama neden? Artık kimse Çarşı sinemasına ailece gidemeyecekti. Bir nedeni olmalı derken, bir kahvehanenin önünden geçtiğim sırada içerde herkesin yukarıda bulunan ekrana baktıklarını gördüm. Masmavi sigara bulutunun kapladığı bu hafif karanlık mekanda nelerin olup bittiğini anlayamamıştım. Ekranda bıyıklı , bağrı açık adam bir yandan şarkı söylüyor, bir yandan da ağaçlar arasında kadına doğru yürüyordu. Müzikler bana garip gelmişti. Tam bunlar olurken birkaç el ateş edilip kadın ve adam yere düşüyorlar ,her nedense adam kadına doğru yerde sürüne sürüne ilerken şarkısını söylemeye devam ediyordu. Son kurşunu da yiyince de ölmüş kadının üzerinde ölüyor ve film bitiyordu. Birden derin sessizlik bozuluyor, herkes dışarı çıkıyordu. Çok geçmeden buranın video salonu olduğunu öğreniyordum. Kahvehanede masalar falan olur ama...sırf bu garip filmler için tasarlanış bir yerdi. İsimler ortaya çıktı. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur gibi yeni isimler öğrendik. Meğer ünlüymüş bu adamlar! .... Televizyon satan dükkanların vitrinlerinde de bu filmler olunca, videonun evlerin içine girebileceğini öğrendim. Asıl farkına vardığımsa da, insanların insanları yok ettiği gibi videoların da sinema kültürünü yok ettiğiydi. O kendine has sinema seyircisinin yoğun olduğu yerde, Üç sinema salonunun kapanmasına seyirci kalmak kötüydü.
……..
85’ten sonra değişim rüzgarları çok hızlı biçimde kendini gösteriyordu. Özellikle de dükkânların vitrinlerinde... 86 sonuna kadar, evimize otomatik fırın , elektrikli süpürge, renkli televizyon ,müzik seti, püskürtmeli ütü gelmişti. Video erkeklerin, otomatik çamaşır makinesi de kadınların rüyalarına giren önemli eşyalardı. Aileler ziyaretlerde muhabbet olarak, düne kadar duymadıkları markaları, modelleri konuşuyor kıyaslamalar yapıyor, kıskançlıklar da başlamış oluyordu. Hadi video aldın deyip sevindin. Bol bol film izliyorsun, tekrar tekrar ve videocuya gidip başka kaset kiralıyorsun. Aile ziyaretine gidip bakmışsın ki , komşun senden 15 gün sonra video almasına rağmen sana hava atıyor! Sana diyor ki “Bak benimki VHS video. Televizyondan kasete film çekiyorum.” Tabii gururuna yediremez, eve gidip üstünü dantelli örtüyle örttüğün BETAMAX videona dokunmak istemezsin ya işte bunları yapan Japon ve Almanların malları çok kapışılıyordu. Herkes Japon hayranı olsa da yine de Alman malı iyidir derim.
……………
Her yıl Aralık ayının ikinci haftası Yerli Malı olarak kutlanılırdı. Yağlı börekler, kakaolu pastalar, peynirli sandviçleri okula getirerek, birbirimize ve hocalarımıza annelerimizin yaptığı yiyeceklerin tadına varır ağzımızda yemek varken bize zorla “Yerli malı, yerli malı herkes kullanmalı” diyerek, garip bir şekilde ,yağlı yağlı, tatlı tatlı Yerli Malı diye kutlardık. Ne ilgisi vardı, teknolojiyle bilgi toplumunun börekle çörekle!
………..
Perşembe akşamları Radyo1’de Dilek Kutusu programı vardı. Programı yaşlı bir kadın sunuyordu. O kadar yavaş ve zorlanarak konuşurdu ki ,her an ölecekmiş hissi uyandırıyordu. Bana ilk önceleri yabancı gelen ancak, hiçte rahatsız etmeyen müziklerin melodileri yavaş yavaş anlamaya başlamıştım. “Keşke onu bir daha çalsa” dediğim parçalar çıktı. J.Strauss’tan Güzel Mavi Tuna ve Rodesky Marşı, Mozart’tan Türk Marşı ve Küçük Bir Gece Müziği, Albinon’ dan Adacio, Beethoven’den 5.,7. ve 9.senfonileri en çok istenilen eserlerdi. Bir – iki yıl sonra küçük müzik setimiz olunca programın tamamını kasete kaydetme imkânımız olacak ve böylece günün diğer saatlerinde dinleme şansımız olacak, en önemlisi de programı bekleme ve kaçırma derdimde ortadan kalkacaktı.
Bu sadece Klasik Müzik için geçerli değildi. Yeni yeni fark ettiğim Pop müzik vardı. Evet o meşhur 80’li yılların müzikleri. Kadın şarkıcıların öne çıktığı, kıvırcık saçlı, başlarını sağa sola sallayı sırıtarak renkli ışıklar altında şarkı söyleyen zenci şarkıcıların yoğun olduğu, elektronik aygıtların çıkardığı efektli şarkılar, Rockçuların popçu , bizim popçularında arabeskçi olduğu bir dönemdi 80’li yıllar ve itiraf etmek gerekir ki, çok ta güzeldi. “Self control”, “billy jean”, “brother louie” gibi hareketli, “Somethings gotten hold on my heart”, “I just colled to say I love you” gibi o dönemi en güzel şekilde hatırlamamızı sağlayan romantik şarkılardı. Modern Talking, özellikle en gözde gruptu. Müzikleri yapan sarışın Dieter Bohlen ve sözleri yazan siyah uzun saçlı Thomas Andersen ikilisinden oluşan grubun şarkılarını dinlemek ayrı bir zevkti. Andersen bir kadın bulmuş, uzun beraberliğin ardından kadınla evlenmeye karar vermiş, Bohlen’de “evlenirsen bu karın olacak kadın yüzünden çalışamayız, beraberliğimiz sona erer” demiş grupta dağılmıştı. Zaten grup tek kişilik olarak Türkiye’ye gelmiş ,konser vermişti. O zamanlarda Türkiye dışa açılma dönemi geçiriyordu. Özal’ın deyimiyle Çağ atlama sendromunu yaşıyorduk. Tabii bu biraz da bilinçsizce yapılıyordu. Türkiye’ye gelen konuk sanatçılar, tatil beldelerinde yapılan organizasyonu bozuk konserler için ağırlanıyorlardı. Zorla rakı içirtip ,sonra da “Tukiya çog guzel...şiş kebab harika...” dedirtmekten keyif alıyorlardı. En garip olan da kaliteli sanatçılarımız varken, bizim TERETE ciler, nerden buldukları belli olmayan kişileri sanatçı diye Cenk Koray’ın programına getirtip o dönemin yabancı şarkılarını Kürdi Hicazkar makamında söyletirlerdi.
Yılbaşı geceleri çok siyah-beyaz televizyonlar karşısında renkli geçerdi. Aileler bir araya gelir, büyükler kendi aralarında okey oynarlar, kadınlar, dedikodu yapar, biz çocuklar da kızma birader oynardık. Gece geç saatleri ailece kaldığımızda ise büyük tartışmalara neden olan görüntüler ekrana gelirdi. Dansözler! Dansözün orası burası o kadar da açık değildi. Zeki Müren, Emel Sayın, Erol Evgin ,Adile Naşit, Orhan Boran, TRT etiketli sanatçılar çıkardı. O zaman ki yayınlar yinede eğlendiriyordu. Bu kadar güzel bir aile ortamına dışarıda yağan kar eşlik ediyordu.
Eurovision Şarkı yarışmalarında ki sonunculuklarımız futboldan da beterdi. Sevgili TERETEcilerin sayesinde milli dava haline gelmiş bu anlaşılmaz yarışa dur diyen yoktu. Önce Türkiye elemeleri “Avrupalılar beğenir mi, beğenmez mi? Sorusu sorularak yapılırdı…. Puanlar çok komikti. İskandinav ülkeleri birbirlerine, Yunanlılar da Rumlara karşılıklı 12 puan vermesi geleneksel bir olaydı. İzmir’de denize döktüğümüz Yunanlıların bize puan verdiğini de ise hiç mi hiç inkar etmeyelim!
…….
Her hafta sonları Kara Şimşek günleri olurdu. Başlayacağı saatlere yakın televizyon ekranında yerlerimizi alırdık. Başladığında ise müziğini de ister istemez mırıldanırdık. Filmde kahramanımız vardı. Maykıl sevgili arkadaşı arabası Kit ile yolda sürekli laf sokarcasına muhabbet ederlerken, patronları yaşlı, iyiliksever ve babacan tavırlı iyilerin dostu Devın, Maykıl’la görüntülü olarak iletişim kurar. “Maykıl başımız belada, adamın biri bize puştluk yaptı. Daha çok zarar vermeden en yakın zamanda ensele. İyi şanslar Maykıl!” Maykıl olay yerine gider ve her gittiği yerde mutlaka hatun bulur, iş icabı yapacağını yapar, olaylar sürüp gider, kötü adamlar yakalanır adalete teslim ederdi. Buna benzer filmler çıktı. Motosiklet ve helikopterin başrol oyuncusuyla bütünleştiği kahramanlıklarla dolu taklit filmler ortaya çıkmıştı. Sonuçta resim derslerinde biz erkekler Kara Şimşek’i çizerdik kızlarsa çiçek.
………….
O günlerde Voltran diye çizgi film vardı. Pazar sabahları erken kalkmama neden oluyordu. Beş aslan robotun birleşerek Voltranı oluşturuyordu. Her nedense onca olup biterken “Voltran’ı oluşturun be, Voltran’ı” diye bağırsam da kargaşadan sonra en sonunda “Arkadaşlar ,hadi Voltran’ı oluşturalım” deyip zafer kazanılıyordu. Bunu sonda yapmaları sinirlerimi bozuyordu. “ Madem Voltran’ı oluşturacaksınız, niye sonda yaparsınız ki.”
………….
Milli maçlar daha enteresandı. Saatlerce beklerdik bu an için....hepimiz ekranların başında.... Maçtan önce söylenilen coşkulu milli marşlar, göğsünde ay-yıldızlı formaları olan çocuklarımızın gurur ifadesi....Spikerin formalite icabı söylediği “haydi milliler, haydi Türkiye! Galibiyet neden olmasın....Bir beraberlik bile iyi....yenilelim ama ezilmeyelim...İlk 30 dakikayı atlatalım ,gerisi kolay!” ...Yani 30 dakikada gol atamayan rakip salak olmalı ki “ilk 30 dakikada gol atamadık. Oynamayalım bari” mi? diyecekti. Sarışın adamlar sayısını hatırlamadığım kadar orta yuvarlak üzerinde sevinç yumağı oluşturuyor, bizde her şeye rağmen bir golümüzü görelim diye TV karşısında heyecanlanıyorduk..
…………………
Kısacası;
Gerçi şimdiki nesil Nuri Alçolarla Tecavüzcü Coşkunlarla anıyorlarsa da ben ve benim gibi o dönemi yaşayan kişiler için bambaşka dönemdir… Kimisi Çernobillerle kimisi Özal’larla hatırlar… çocukluğunu yaşamış kişiler için He-man ve Kara Şimşekle hatırlamak yeterli .
- Nordmende , Beko-Hitachi ,Toshiba markalı , tek sistem, 2 sistem, 4 sistem renkli televizyonları görüp Saba markalı renkli televizyonun eve geldiğini sabırsızlıkla renkli yayını görmeyi beklemek …
- Erdal İnönü nün TV deki “Özal sizi bir limon gibi sıkacak” diye bahsettiği seçim konuşmasını ertesi gün okulda taklidini yapmaya çalışmak..
- Adile Naşit’le uykudan önceyle ders çalışmaya başlamak!!!!
- Musti… Şirinler.. He-man… Clementine’den vazgeçmemek
- Pazar kuşağı sineması… Stars Wars , Kunta Kinte, Daktari , John Wayne’li Kovboy filmlerini televizyon önünde yıgınlar halinde izlemek…
- 84 Los Angeles Olimpiyatlarında , Jimnastikte zirvede olan Romanya’nın Milli marşını ezbere bilmek… Carl Lewis, Eyüp Can ı ve yüzme yarışlarını takip etmek.
- Şehirler arası yolculuklarda 302 otobüslere binmeye heves etmek..…
- “Süpermen uçar gider yolcusu rahat eder sessiz sakin güvenli Süpermen” reklam şarkısını ezbere bilmek…
İcraatın İçinden programında Özal’ın konuşurken elindeki kalemiyle bizi hipnoz ettiğini bilmek..
- Televizyonun yayın saati bitmesine rağmen sabaha kadar “tizzz” sesiyle beraber uyuduğunu bilmek..
- Fenerbahçe – Trabzonspor rekabeti.. Halit Kıvanç’ın sesiyle maç dinlemenin ayrı keyif oluşunu bilmek..…
- Hanımlar Sizin için… Ben Bilirim, Banko , Bir Cumartesi Gecesi eğlencesini izlemek…
Demir kumbaralarda para saklamak..…
- Zeki Müren’in kadın mı erkek mi diye düşünmeden, akşamları İstanbul radyosunda canlı söylediği şarkıları dinlemek…
- Dj Hakan Gündüz’ün kaçak yabancı kasetleri sayesinde istediğimiz kadar yabancı müzik dinleme keyfi yaşamak…
- Kasetten kasete, radyodan kasete, mikrofondan kasete aktarmalar nedeniyle kasetlerin harika icat olduğunu düşünmek…
- TRT nin Sezen Aksu yerine kendi sanatçılarını bize zorla dinlettirmesi.. Misal olarak Can Tekin. Sezen Aksu 1989 da ancak Barış Manço nun programına canlı şekilde çıkabilmiştir…
- Köle İsaura’ya aşık olmak… oynayanın adını şimdi unutmak.
- Yıldırım Akbulut a ait yaşanmış fıkralarını gazete sayfalarında okumak.. Hasan Pulur fıkralarını da hala ezberde tutmak…
- Challengerin düşüşü.. M.Ali Birand ın ortaya çıkması..
- Sinema adına berbat bir dönem olmasına rağmen.. Müjde Ar filmlerine ilgi duymak..
- Nuri Alço taklitleri yapmak ..misal olarak arkayı dönerek çaya şeker katmak..
- Reha Muhtar ın Atina dan Banker Koskadas skandalını haber vermesini dinlemek… bir gün süper star olacağını düşünememek…
- Bilgisayarın ne işe yaradığını düşünmek.
( Bursa, 30 Ekim 2002 )
Ne kadar kadar garip değil mi? Eurovisionda birinci olduk, bir takımımız UEFA şampiyonu oldu, Milli takımız Dünya 3.oldu. Bunları 80 lerde biri bana deseydi “hadi len git işine” derdim… Her şey değişiyor, her şey…
80 li yılları seviyorum…
.....
İlkokul günlerinden.. 1982-1987
Okula ilk başladığım gün en berbat gündü. İnanılmaz bir isteksizlik ve olumsuz duygularla donanmış heyecan içerisinde annem beni okula götürdü ,kaydımı yaptırdı. Müdür muavini numara verdi “Çocuğunuzun numarası 141, 1/B şubesi”. Annem beni sınıfa götürdü, hocam olacak adamla konuşurken açık olan kapıdan sınıfın hali savaş alanı gibi olduğu görülüyordu. Annem beni hocanın ellerine teslim etmesi bayağı zor olmuştu. İçeri girerken sağımdan solumdan kalemler, defterler uçuşuyordu. Öğretmen bağırıp çağırıyordu susmaları için. Daha ilk günde gürültülü bir ortam bulacağımı tahmin edemezdim. Sabah ablalarım ve ağabeylerimle kahvaltı yapıp çıkmaya, okul için annem ve babamdan harçlık almaya , ( özellikle de çok kalem kaybederdim ) akşam eve gelip ödev yapmaya başlamıştım.
Müzik dersinde ilk öğrendiğimiz parça Mozartın ünlü bildiğimiz şarkısı..
“Daha dün annemizin kollarında yaşarken,
Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken..
Diye şarkıyı tempo tutan sınıfa sinirli bir şekilde bakarken kendi kendime “Ya ben dün top oynuyordum, bunlar anasının kucağında..ya ben nereye geldim” diyordum.. Öğretmen de bana sende tempo tut çocuğum diye baktığı olurdu.
Aslında okulda yabancılık çekmiyordum. Mahallemde bütün arkadaşlarımla okul ortamındaydım. Okul içinde dersler ve disiplin sorunları nedeniyle, bir araya gelemezdik. Hafta sonlarında bir araya geldiğimizde bol bol maç oynar, konuşurduk. Onlar da benim gibi okulun sıkıcı, bunaltıcı, ağır ödevler karşısındaki çaresizliğimi çekiyordu. Her gün ilk ders ödev kontrolüyle başlanması, bunun üzerine de bildiğim halde bildiğimi ifade edemeyişimi de ekleyince, durum vahim oluyordu.
1. ve 2. sınıfta iken hocalarımı pek sevememiştim. En küçük bir yanlışta sınıfı tersten görüyordum. Evde anneme çarpım tablosunu su gibi aktarırken, okulda yapamıyordum. 2 kere 2 yi söylemeyecek duruma düşüyordum. Milli Eğitimimiz “bilemeyince döv” esasına dayandığı için hocalarda dövüyordu. Nasıl olsa kendi çocukları olmadığından, bunun cezası da olmadığından mesleklerini değişik yöntemlerle icra ediyorlardı. Bazı hocalar kendi çocuklarını dövdüğünü görürdük. Anlardık ki bu hoca ırk ,dil, din farkı gözetmeden, kendi kanından canından olsun olmasın, eşit muameleye tabii tutardı. Bazı hocalar döverdi. Ama dövme olayı bir gün geçmeden kendisi üzerinde uygulanırdı. Dövülen çocuğun babası ya da ağabeyi okula gelir, yapacağını yapardı. Evde, mahallede, sokakta dövülmediğimizden okula gelip devletin eğitim amaçlı binası içinde devletin memuru tarafından savunmasızca dövülmeye nasıl tahammül edebiliriz ve nasıl okulu sevebiliriz? Döven hoca, okşayan hoca, iyi ya da kötü olarak hocaları kategorilere ayırırdık.
Küçük bir kasabada öğrenciyseniz yandınız.Bunun en kötü tarafı da babamın notumu benden önce öğrenip, eve öyle gelmiş olmasıydı! Babam kahvede hocamla Pişti oynarken öğrenirdi. Hocalarla komşuluk, ailece yakınlık biz öğrenciler için kâbustu.
Dersi sevdirecek hiçbir neden yoktu. Sadece bayrağın göndere çekilişini büyük coşkuyla söylerdim. Çünkü iki günlük tatile girdiğimiz Cuma akşamları en mutlu günlerimdi. Pazar akşamları ise felaketti. Banyo yapmak, çamaşırları sobanın üzerinde kurutmak gibi telaşa kapılırdık. Yarın Pazartesi sendromu yaşanıyordu. 5 kardeşin okuduğunu düşünürsen eğer, annemin ne zorluklar çektiğini ...Tam yatma sırasında ödevleri yapacağımız olurdu! Tam o sırada da meşhur “Dallas” başlardı siyah-beyaz televizyonumuzda... her hafta. Dizinin kahramanı J.R. Uwing ,- okunuşları itibariyle yazalım – Ceyar, karısı Süelın’ la kavgalıdır, onu aldatmıştır. Kardeşi Babi’den yumruk yemiştir, çünkü ona kazık atmıştır. Kılif’e yine hakaretlerde bulunmuştur “Sen de baban gibi salaksın, bir zavallısın!”....dizi her hafta böyle devam eder durur. Bittiği zaman da tesiri devam ederdi. Misafirler gelip Ceyar’ın ukalalıklarını, zamparalıklarını anlatmaya devam ederdi. Dallas yetmezmiş gibi Şahin Tepesi , Santa Barbara, Küçük Ev , Köle İsaura...insanlarımızın kanına girmişti.
………
Erkenden kalkmak felaketti.saat 8’de ders vardı. Ondan önce sıraya girmek ,hizaya girmek, and içmek ,sınıf sırasına göre içeri girmek 15- 20 dakika alıyordu ki ,bu hiçbir öğrencinin hoşuna gitmiyordu. Sınıf içinde and içilemezdi sanki. Bazen yağmur, bazen soğuk, bazen kar yağacağı tutardı... Ellerimiz titrerken hocalar içerde ders hazırlıklarını yaparlardı. Hocalarımız bize aşılamışlardı, “Türk üşümez, Türk güçlüdür...” Okul içinde olmak bile sinirlerimi bozmaya yeterdi. Okula gitmemek için elimden gelen her şeyi yapardım. Hastalanma numaraları her zaman tutmuyordu. Ödevleri yapmaktan çok kendi ilgi alanlarımla uğraşırdım. Atlasta bulunan dünya haritalarını, kıtaları ve ülkeleri tek tek çizip ,şehirlerini okurdum... Büyük ağabeyimin dergilerini gizlice okumak, defterlere çizimler yapmayı severdim. “Savaş Yıldızları, Galaktika, 25.yüzyıl” gibi bilim-kurgu dizilerindeki büyük savaş gemilerini çizmeye çalışırdım. Dışarı çıkıp pek oynamazdım bunlarla uğraşmaktan. Bu yüzden çok geç top oynamaya başlamamdan dolayı iyi olmasam da, Abim Hakan’ı sahada izlemek oynamamdan daha keyifliydi.
………………….
Nihayet 3. sınıftan sonra istediğim hocama kavuşmuştum. Okula rahat rahat gidebiliyordum. Kapı komşumdu üstelik. Onun derslerinde bütün çarpım tablosunu su gibi ezbere okurdum. Çünkü her şey ezbere idi. Evet her şey ezbere...Çarpım tablosu, İstiklâl Marşı , Gençliğe Hitabeler, okuma parçaları, resimler, tarihler, hocaların isimleri, kullandığı sopanın ebatları...her şey ezbere idi. Biz bunlara alışmıştık... Yeni hocam böyle değildi. Bu gencecik adam önce kızar, dayak atarmış gibi yapar ama gülümserdi. İşini iyi yapıyordu. Öğrenciler olarak çok sevdiğimizden olacak ,yüzünü kara çıkarmazdık. Derslere daha iyi çalışıyorduk.
….
İlk zamanlarda Öğretmenim beni sessiz bulduğundan olacak, bulunduğum grupta beni başkan seçmişti. Oysa, başkan olmak için parmaklarını neredeyse hocanın gözüne sokacak 3-4 kişi varken! Hiç beklemediğim bu görev karşısında hocam bana görev sorumluluklarımı anlatırken, “eyvah ne yapacağım?” diyordum kendi kendime. Aslında doğru yapmıştı. Birilerinin benim sesimi duyması gerekiyordu. “Beni dinleyin”... “sen bunu yapacaksın, sen de şunu” ... “sessiz ol” ...Bir gün geldi hoca bu yaptıklarının karşılığını fazlasıyla almıştı. Koridorda ağabeyime rastlamış ve ona “Erdinç sınavdan 5 aldı, hem de yıldızlı”…Bu 40 test sorusundan 36 sı demekti. Bunun aslında nedeni, sınıfta bir arkadaşıma meydan okumamdan kaynaklanıyordu. İster istemez bir yarış içinde bulmuştum. Sonunda ikimizde kazanmıştık. İsteyince çalışıyordum demek ki. Hocam farkına varıyordu, bu çocukta var böyle şeyler. Durumumu psikolojik yapımı annemden babamdan öğreniyordu. Çalışmamı istiyordu derslere. Psikolojik rehberlik eğitimi alsaydı bana bayağı yardımcı olurdu ki ,eve gelip önlüğümü bir kenara atıp maç oynamama ve eve yorgun gelince de yemekten sonra uykuya dalıyor olmama engel olurdu.
Ders çalışmak özellikle ilkokul yıllarında hoşuma gitmiyordu. Bol arkadaş vardı, bolca maç yapardık. Gece karanlığında bile maç yaptığımız olurdu. Tabii maç oynarken arada bir hocam geçecek olsa ilk önce haber verirler, ben de gizlenir sonra da maça devam ederdim. Ertesi gün ilk ders ,hoca listeden okuduklarını tahtaya kaldırırdı. Nedeni ise çok komikti: Okul dışı vakitlerde sokakta görünenler! Kimin şikayet edeceği bilinmezdi. Sınıf 36 kişi. Şüphelendiğimiz biri vardı yinede. O bizimle top oynasa dayak yemezdi. Yanda ki sınıfta ve bir öğretmen çocuğuydu! Hoca uyarmakla yetinirdi. Dövmezdi. Ne de olsa yıllardır Müdür Yardımcılığından kurtulamamış bir adamın yaratıcılık gücünü kullanarak bulduğu garip prosedürlerini formalite icabı uygulamakla yetinmişti! Adamın hedefi ,çocuklarımızın okul dışı vakitlerde sokakta olmayıp, evde ders çalışmalarını teşvik etmekti. Onun bu faaliyetleri küçük yaşlarda bir sürü ispiyoncunun ortaya çıkmasına neden olmuştu. Oysaki Veliler Toplantısı adında bir toplantı gayet mantıklıydı.
Öğretmenlerimizin çoğu Batı’dan gelmeydi. Genellikle sürgün edilenler... Ancak geldiklerinde ise buranın havasına suyuna ve insanlarına alıştıkları vakit memleketlerine dönmeyi düşünmüyorlardı. Kafalarını dinleyecek, beladan ve şehir karmaşasından uzak, sakin bir yer bulunabilir mi?
Bazen de tayin olup giden hocaların yerine başka bir hocanın gelmesi uzun zaman alırdı. Hatta okul başladığı iki ay olduğu halde Türkçe dersi boş geçmişti. Hoş gibi görünse de, sınıf başkanın azanlar listesini formalite icabı müdüre götürmesi, sonra müdürün sınıfa gelip kâbus gibi üzerimize çökmesi, unutulur şey değildi. Dövmesi bir yana ,garip bir ceza ile bütün sınıfı sıra dayağından geçerdi. Azanlar listesindekilerden birine “İstiklâl Marşı’nın on kıtasını oku. Tek bir hata dahi yaparsan sınıfı sıra dayağından geçiririm!”... Olay bu kadar basit. Bu müdürden iki yıl sonra kurtulabilmişti okul. Velilerden topladığı bağışı kumara yatırmasıyla. Tabii aynı zihniyet olduğu sürece müdürler aynıydı. Gelen gideni aratmıyordu. Katı , anlayışsız, kişiliksiz... bunlar kendiliğinden değil , tamamıyla sistemin seri biçimde ürettiği mamullerdi. Kalın çerçeveli ,koyu cam gözlüklü, kalın bıyıklı, göbeği çıkmış... Tabii biz staj yaptığımız okullarda karşılaştığımız müdür ve müdür yardımcıları kötü değildi. Öğrencileri bilimsel olarak tanıyan, sorunlarını dinleyen insanlardı artık. Sanırım yavaş yavaş her şey rayına oturuyor.
En sıkıcı olan kuşkusuz ki bayramlarda yapılan törenlere katılmamızdı. Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan, 19 Mayıs ve 7 Mart ( Artvin’in düşmandan kurtuluşu ) törenleri olmak üzere 6 buçuk yıl katıldım. En berbat olanı da provalarına katılmaktı. Bayramdan 3 gün önce başlardı. En korkunç olanı da yağmurun bolca yağdığı bir yerde çamur içinde ,yüzlerce öğrenci “sol ,sol,sol, sağ, sol....” diyerek kilometrelerce yürütüp gezdirmenin ne insanlığa, ne de mantığa sığan tarafı yoktu. Birinin çıkıp ta “Çocuğumu karda kışta yürütüp te, perişan etmeye ne hakkınız var” diye şikayeti yoktu. Onlar övünürler tabii; “Çocuğum rap, rap yürüyor helal olsun”... Bizim yaşımızdaki Avrupalı çocuklar o saatte, yeni yeni ortaya çıkan bilgisayarı anlamaya çalışıyorlar, spor yapıyorlar, müzik aleti çalmasını öğreniyorlardı. Vatanseverlik ve bayrak sevgisi aşılandığı okullarda bayram töreninden sonra yüzlerce bayrak yerlerde sürüklene dursun, ayaklar altında çiğnene dursun …
O bayramlar geldiğinde ,bilindik sahneler yaşanırdı. Kasabanın tüm okulları, öğrencileriyle birlikte okulumuzda saatler süren tören yapılırdı. Coşkulu okunan şiirler, günün anlam ve önemini anlatan konuşmalar, en sonunda yorgunluktan çıkmış dilimiz dışarıda ,devlet erkânın önünden sol sağ, sol sağ geçiş yapacaktık. Burada ki kuralsa, ellerimizi sallamamaktan ibaretti. Normal vatandaş yanında kural yoktu. Onlar yine de devlet erkânının asık suratlı bakışlarından uzak, içten gelen gülümsemeyle bize bakarlardı.
Bayramlarda bakkala gidip tabanca ve mermilerini alır, akşama kadar patlatırdık. Top oynamamıza kızıp bağıran hocalar , buna ses çıkarmazdı. Daha sonra farkına varacaktım ki, tabancayla ne erkeklik kitabı yazılır, ne de Türklük. 80 öncesinde aynı sokaklarda herkes, birbirini yediklerini unutmuş olmalılar ki biri gelip te “Oğlum ,evladım sana yakışmaz, okuyarak adam olunur” diyecek olsaydı keşke.
Devamı gelecek...
...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder